Skip to content
Kasım 26, 2011 / COBİD

Ropörtaj: Prof. Dr. Reşat Özaras

ROPÖRTAJ

PROF. DR. REŞAT ÖZARAS

Haluk Kerim Karakullukçu, İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Türkçe Tıp Bölümü, 2. Sınıf

 

Dergimizin bu sayısında Fakültemiz Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Reşat Özaras ile röportaj yaptık. Kendisine bize gösterdiği ilgi için teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Prof. Dr. Reşat Özaras 1970 Erzurum doğumludur, üniversiteye kadar olan eğitimini Erzurumda tamamlamıştır, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunudur. İhtisasını Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı’nda yapan Özaras daha sonra Enfeksiyon alanında özelleşmiştir. Yaptığı araştırmalarla birçok ödül alan Hocamız Fakültemizin en genç Profesörlerinden biridir.

Bize kendisi ile ropörtaj yapma şansını tanıyan Sayın Reşat Özaras’a teşekkür ederiz.

Neden tıp fakültesini tercih ettiniz?

Bu fikir zaman içinde gelişiyor. Annem şu şekilde dedi, babam bu şekilde dedi diye değil. İster istemez ona doğru da bir yönelim oluyor. Onu net olarak bir şeye bağlayamıyorsun. Lise yıllarında böyle bir istek doğdu. Belki insanlara yardım etme isteği, belki de araştırmaya açık bir yönünün olması, bu konuda çok olumlu rol modellerin olması gibi nedenlerle tercih ettim.

Liseyi Erzurum’da okumuşsunuz, dadaşlar diyarında okumuşsunuz. O dönemde Erzurum’da İstanbul’a gelmeye nasıl cesaret edebildiniz?

Çoğu insan buna cesaret edemez. Ben de edemedim zaten (gülümseyerek). Benim niyetim Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni yazmaktı. Benim şansm abim hukuk fakültesinde öğrenciydi. Daha önce genel yetenek sınavı ile giriliyordu üniversiteye. O önce diş hekimliği sonra tıp fakültesinin ikişer yılını Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde okudu, çok memnun kalmadı. Aradığım bu değil deyip İstanbul’a geldi. İstanbul’da çok farklı bir ortam buldu ve çok memnun oldu. Benim tercihimde o da çok etkili oldu. Dolayısıyla ben İstanbul için hazır bir lojistik ile geldim ve İstanbul’a adaptasyonum onun sayesinde çok koly oldu.

Tıp eğitiminizi Cerrahpaşa’da almış, ihtisasınızı da burada yapmışsınız. Bizi kendi gözünüzden dünü ve bugünüyle Cerrahpaşa’yı anlatır mısınız? Şu anda tıp eğitimi öğrenciler için daha mı iyi durumda?

Tabi insanlar bu tür şeyleri değerlendirirken somut verilere dayanmalıdır. Belki bilimadamlarına yakışan da budur ama bazen de hisleriniz bunun önüne geçer. Hissi olarak ben şöyle özetleyebilirim. “Ben Cerrahpaşa’yı seviyorum.” İyi olabilir, kötü olabilir. Birisinin babasını sevmemesi, onun babalığından bir şey kaybettirmez. Bunun gibi ben de Cerrahpaşa’yı eksiğiyle, gediğiyle, pozitifliğiyle, negatifliğiyle seviyorum. Bazı şeylerin kötü olması benim Cerrahpaşa sevgimi azaltmıyor. Eksiklerini kapatmak için ben kendime düşeni yapıyorum.

Kıymetini bilelim diyorsunuz?

Şimdi kıymetini bilmek de ayrı bir şey. İnsan bir arkadaş ortamında okulu kutsar. Bir iktisatçıya, bir siyasalcıya, hatta bir Çapalı’ya Cerrahpaşa’nın ne kadar güzel olduğunu anlatırdık. Şikayetlerimiz de olurdu ama dışarıdan birisi gelip şikayet etse rahatsız olurduk, savunmaya geçerdik. Bu çok doğal bir şey. Ama bu onun eksiklerini görmezden geleceğimiz anlmına gelmiyor. Sevmek bu eksiklikleri gidermeyi gerektirir. İnsanlar Cerrahpaşa ile ilgili iddialı laflar edeceğine önce kendilerini düzeltmeliler. “Birey kendini düzeltirse Cerrahpaşa da düzelir.” Ben bu eleştiriyi yIllar önce yaptığım için işimi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum.

Vatan sevgisini ele alalım. Vatan sevgisini ölçmek için bir barometre yok. İnsanın vatanını ne kadar sevdiğini anlamak için yaptığı işlere bakarım. Atatürk demiyor mu: “Vatanını en çok seven vatanına en çok hizmet edendir.” Cerrahpaşa sevgisi de Cerrahpaşa’ya bir şey yapmakla değerlendirilir. İşini güzel yapmadan hamasi nutuklarla Cerrahpaşa sevilmez diye düşünüyorum.

Hocam bize de Çapa’lı arkadaşlar sorduğunda biz de Cerrahpaşayı dünyanın en güzel tıp fakültesi gibi anlatıyoruz. (gülüşmeler)

Peki enfeksiyon hastalıklarını nasıl seçtiniz? Gerçekten isteyerek mi seçtiniz, yoksa çoğu asistanın yapmak zorunda kaldığı gibi aldığınız puan mı sizi yönlendirdi?

Ben aslında iç hastalıklar ihtisası yaptım. İç hastalıklarına da çok istekli geldim. “Hayatım boyunca hiç iddialı konuşmadım. Bir tek Cerrahpaşa dahiliye kazanmak hariç…” TUS’a girerken herkese CTF Dahiliye’yi kazanacağımı söyledim. İlk defa iddialı konuştum. Kendime yakıştıramam iddialı konuşmayı, ama bunu yaptım. O zaman enfeksiyon hastalıkları dahiliyenin diğer alt branşları gibi bir statüdeydi. İç hastalıklarını bitirmeme yakın enfeksiyonla yakın ilişki içerisine girdim ve dolayısıyla buraya geldim. (Gülümseyerek) Yani puanın zoruyla gelmiş değilim.

2008 yılının Haziran-Eylül ayları arasında Massachusetts General Hospital’da araştırma deneyiminiz oldu. Bu yurt dışı deneyiminiz size neler kattı?

Ben bir araştırma merkezine gittim. Burada bir klinisyenim, yani hasta bakar, tedavi ederim, ama araştırma laboratuvarında tamamen materyellerle uğraşırsınız, işin içinde hasta yoktur, hastadan alınmış bir materyel ya da deney hayvanları vardır. Onların verileriyle ilgilenirsiniz, deney yaparsınız. Ben orada karaciğer immunolojisi üzerine çalıştım. Bana ne katkısı oldu? Biz sadece işin klinik yönüyle uğraşmıyoruz, işin bir de laboratuvar kısmı var. Hatta daha zoru klinik ve laboratuvarı birleştirmek. Ben işin laboratuvar kısmı için gittim. Burada da araştırma imkanları var ama burada araştırmaya bakış açısı çok farklı. Bizde hobi olarak yapılıyor gibi. Yapsan da olur yapmasan da diye değerlendiriliyor. Oysa orada apayrı bir araştırma dünyası olduğunu, insanların yaşamlarının bir kısmının tamamen araştırma olduğunu, bunun hobi değil mesai işi olduğunu, buna ayrılan binalar, fonlar, yardımcı elemanlar olduğunu ve böyle bir konsantrasyon olduğunu gördüm. Bu benim araştırmaya bakış açımı değiştirdi. İyi niyetinizden dolayı zaman ayırıp ailenizden, sevdiklerinizden feragat ederek ülkeniz için bir araştırma yapmak isteyebilirsiniz. Ama böyle olmaz, bunu yaşam tarzı haline getirmek gerekir. Ben de bunu düşündüm, o merkezle gereken yazışmaları yaptım. Onlar da çağırdılar, sağolsunlar yardımcı da oldular. Hala da iletişimimiz devam ediyor.

Burada şuna gelmek istiyorum. Bizim klinik ya da laboratuvar araştırmaya meraklı arkadaşlarımızın böyle bir deneyimi yaşamalarında fayda var. İki uç nokta var; birisi kendi merkezini hor görme, biri de biz zaten her araştırmayı yapıyoruz, bizim araştırma merkezimizde her şey var görüşüne sahip olma. İkisi de doğru değil. Hem mevcut durumumuzun hakkını vereceğiz, kıymetini bileceğiz hem de bunu en ideal nasıl kullanırız ve ürün çıkarırız, bunu görmemiz lazım. Bu yüzden bu iş için çok deneyimli merkezlerde bir süre kalmanız lazım.

Bunu bize verilmiş bir tavsiye olarak kabul ediyorum.

Kesinlikle tavsiye ediyorum. Bizim dönemimizde şartlar o kadar uygun değildi ama artık bilgiyi paylaşmak daha kolay. Ben sizin yerinizde olsam 3., 4. yılımda 15 günlüğüne veya bir aylığına da olsa yurt dışında bir merkezde çalışırdım. Bunun için çeşitli fonlar ayrılıyor. Belki de yaz döneminde başka bir yerde harcanacak para ile 15 gün böyle bir yerde kalınabilir. Değişim programları var, Erasmus programı var, çok güzel programlar bunlar. Devlet de bunu destekliyor, Avrupa Birliği de, önemli olan o ürkekliği yenmek. Onu biraz olsun kırabilmek bile önemli bir şey. Bizim ülke olarak bir alışkanlığımız var: bir konuda bir saat sunum dinlemek yerine, o konuyu tecrübe etmiş bir insanla 5 dakika konuşmayı tercih eder, ondan işin ipuçlarını öğreniriz. Benim burada tavsiyem, yurt dışına gitmek ve yurtdışına giderken de gitmiş insanların deneyimlerini öğrenmek. Bu size çok büyük bir tecrübe kazandırır, işi daha pratik hale getirir.

Uzmanlığınızdan itibaren sürekli ödül alıyorsunuz. 2001 yılında Ulusal Hepatoloji Kongresinde en iyi poster, 2004 Ulusal Gastroenteroloji Kongresinde en iyi araştırma ödülü, 2005 Novartis En iyi araştırma ödülü, 2006 Ulusal Gastroenteroloji Kongresinde en iyi araştırma ödülü, 2008 Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kongresinde en iyi araştırma ödülü, 2008 Genç Araştırmacı Tıp Ödülü, 2009 Akademika en iyi klinik araştırma grubu ödülü, 2010 Roche Viral Hepatit Araştırma Teşvik Ödülü ve en son Sayın Cumhurbaşkanı’nın elinden 2010 Sağlık Bilimleri Tübitak Teşvik Ödülünü aldınız. Bu ödül avcılığı merakınız nasıl bir duygudur ve nasıl sürekli kılabiliyorsunuz?

Ne olursa olsun insanın yaptıklarının takdİr edilmesi hoşuna gidiyor, insanı motive ediyor. Takdir edildikçe çalışmaya olan iştahınız artıyor. Böyle olumlu bir döngü içine giriyorsunuz. Ben bazı arkadaşların tavsiyeleri üzerine bir takım ödüller için aday oldum, onların da önemli bir kısmı olumlu sonuçlandı. Bilim yolunda uğraşmanın meyveleri bunlar.

İzninizle sizin yurt dışı deneyiminize geri dönmek istiyorum. Siz enfeksiyon hastalıkları ile mücadelenin hem yurt içinde hem yurt dışında nasıl yapıldığını bilen birisiniz, sizce ülkemiz bu konuda dünya standartlarına erişmiş durumda mı?

Ülkelere özgü hastalıklar var, bir de tüm dünyada gördüğümüz hastalıklar var. Bizim ülkemizde daha sık rastlanan hastalıklarla ilgili tabii bir takım problemler yaşıyoruz. Mesela bruselloz ya da tüberkuloz. Bir de ara ara ortaya çıkan ve belli bir bölgeyi ilgilendiren bazı hastalıklar var: kırım kongo, hanta virüs, batı nil ateşi gibi. Bunlarla ilgili önemli mesafeler katedildiğini düşünüyorum. Daha önce adı konamayan hastalıkların artık çok kısa sürede adı konuyor. Bir takım hastlıkların engellenmesi, tanınması, tedavisi ile ilgili çok önemli ilerlemeler oldu. Enfeksiyoncular artık daha iyi yetişiyor, kurslar, kongreler, seminerler, sempozyumlar eksikleri kapatıyor, bilgiler güncelleniyor. Ben ülkemizde hekimlerin çoğu Avrupa merkezinden daha iyi yetiştiğini, Amerika’nın belli merkezleri ile paralel bir donanımı olduğunu düşünüyorum. Bazen organizasyon eksikliğimiz, verileri bir araya getirmede ortak çalışma kültürümüzün yetersizliğini kabul ediyorum. Ama birEy olarak Türk hekiminin batılı bir hekimle karşılaştırıldığında eksiğinin olmadığını, hatta ülkemize özgü hastalıklar vesilesiyle daha deneyimli olduğunu görüyorum. Özetle iyi bir noktada olduğumuzu düşünüyorum. Bu konuda biraz iyimserim.

Bir aralar deli dana dönemin moda hastalığıydı, sonra şarbon, derken kuş gribi ortaya çıktı ve hemen ardından aşıları üretildi. Bazı çevreler bunlara laboratuvar ortamında oluşturulmuş, ilaç firmalarının para kazanması için üretilmiş virüsler gözüyle bakıyor. Bunların aşılarının veya ilaçlarının hemen üretiliyor olması ilaç üretim teknolojilerinin geldiği noktanın bir göstergesi mi?

Bir takım komplo teorileri her zaman olacaktır. Onların haklılığını veya haksızlığını çok fazla araştırmış değilim ama olaya bir de şöyle bakalım. Artık bilgi teknolojileri çok gelişti. Siz bir hastalıkla karşılaşıyorsanız, onu tanımada çok daha hızlı davranıyorsunuz. Eskiden birkaç yılda tanınabilen bir hastalık, artık birkaç günde tanınıyor. İkincisi de ilaç teknolojisi çok gelişti. Mikroorganizmanın etkili bölgesini tespit edip ona karşı bir aşıyı hemen geliştirebiliyorsunuz. Dolayısıyla bu adam bu aşıyı yapmak için mi bunu ortaya çıkardı sorusu bizim komplocu ve biraz kolaycı yönümüz.

Böyle bir virüs var, buyrun siz bulun o zaman, aşısını üretin. Biz aşı teknolojisi geliştirdik ve biraz mesafe aldık da bu yeni oluşan bakteri ve virüslerde mi yetersiz kaldık? Hayır. Bu tür dedikodularla bir yere gidemeyiz. Bilgiye ve bilgi teknolojilerine sahip oldukça bunun sadece dedikodusunu yaparız. Biraz daha bu alanda iş üretmeliyiz. Hastalığı tanımlama, ona karşı bir takım mekanizmalar geliştirmenin üstü bir takım dedikodularla örtülebilir ama neticede gürül gürül akan bir dünya ve çok hızlı gelişen bilgi teknolojileri var. Bizim önce bunlara ayak uydurmamız lazım.

Sizin dergilerde çıkan yazılarınızı incelediğimde, yurtdışı kaynaklarda çıkan yayınlarınızın çoğunlukta olduğu dikkatimi çekti. Artık bir uzmanın doçentliğe geçiş yapması için yurt dışındaki bilimsel dergilerde makale yayınlama mecburiyeti var. Bu mecburiyet akademisyenlerin yurtdışı dergilerine öncelik vermesine ve ulusal dergilerin kalitesinin düşük olmasına neden oluyor mu?

Et böyle bir problem var. Bir önceki konuya paralel olarak gideyim. Biz dünya tıbbına ve tıbbın gidişatına çok hakim değiliz. Biz eğer literatüre, bilgi teknolojisine ve tıbba hakim olmak istiyorsak uluslararası alanda var olmamız lazım. Yerli bir dergiyi yücelterek bu noktaya varamayız. Amacımız bunu uluslararası camiaya yayıp o alanda üretim yapmak. Ben bir dergi çıkarıp, arkadaşlık ilişkilerimi kullanarak yazı alabilirim. Ama insanlar bunu okumuyorsa, bilgimi kendi bilgisinde kullanmıyorsa bunun bir anlamı olmaz. Yazılar başka bilimadamları tarafından kullanıldıkça önemleri ortaya çıkar. Bir çeşme yaptırdığınızı düşünün ama kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde. Çeşme çok güzel, suyu çok lezzetli ama kimse bunu kullanmıyorsa çeşmenin bir önemi olmaz. Biz de önce bir yerli dergiyi alalım, uluslararası camiada yüceltelim ve sonra hepimiz ona destek olalım.

Son sorumuza geldik hocam, okullarda, eğitim kurumlarında, temel bilimlerde, klinik bilimlerde her hocanın mutlaka dedikodusu yapılır. Biz de sizinle ilgili dedikoduları araştırdık. Sizden hem asistanlarınız hem hastalarınız çok memnun. Özellikle asistanlarınızla aranızda abi- kardeş ilişkisi var. Yoğum iş hayatınıza rağmen nasıl bu kadar olumlu kalabiliyorsunuz?

İnsan olgusuna önem vermekten geçiyor. Belki de yetiştirme tarzımızdan geliyordur. Ben hayatı hep kolaylaştırmaya çalışırım. Sınavda sorduğum sorulardan, vizitte ve seminerlerde anlattıklarıma kadar her şeye yansımış durumda. Ben uç bir bilginin insanlar tarafından bilinmemesi durumunda ona yaptırım uygulanması taraftarı değilim. İnsanlara pratik bilgiyi, onların işine yarayacak bilgiyi vererek yol göstermeye çalışıyorum. Bir şekilde alamamışsa ona da elimden geldiğince yardım etmeye çalışıyorum. Sağlık hizmeti ile uğraşıyoruz biz, hizmet talep eden kişiler, canları yanmış insanlar. Bu insan size parasını değerlendirmek için gelmemiş, bu insanın bir sorunu var, bir organını ya da hayatını tehdit ediyor. Sizin yardım etme tarzınız da çok önemli. Yardımın niteliği ve niceliği… Hoyrat bir tarzda dünyanın en iyi ilacını da verseniz hastanızı iyileştiremezsiniz. Bu yüzden herkesi memnun edecek bir tarzda olmanız lazım. Etme bulma dünyası der büyüklerimiz (gülüşmeler). Erzurum’da bir söz vardır. Ne doğrarsan aşına, o gelir kaşığına. İnsanların bana davranmasını istediğim gibi davranıyorum insanlara. Özellikle evimden daha fazla zamanımı geçirdiğim işyerinde bunları uygulamaya çalışıyorum.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler, Fenerbahçeli futbolcular tarafından imzalanmış bir formayı çerçeveletmişsiniz ama Fener’in reklamını yapmamak için sormuyorum

Galatasaraylısın galiba (gülerek). Eskiden Fenerbahçe kötü olduğu zaman bu sene takımı nadasa bıraktık, seneye daha iyi olacak derdik, sen de öyle dersin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: