Skip to content
Ocak 16, 2010 / COBİD

Ropörtaj: Prof. Dr. Yücel Kanpolat

Berna KARABULUT; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2.Sınıf

Yücel Kanpolat Kimdir?

Ankara Üniversitesi Nöroşirurji Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi

TÜBA Asli Üyesi ve Başkanı

S: Sayın Kanpolat kendinizi bize tanıtır mısınız?

C: Ben Aralık 1941’de Sivas’ın Koyulhisar kasabasında doğdum. Memur çocuğuydum. Ailemde kendime güvenmeyi öğrendim, dört yaşında çarşıya gönderilip bir şeyler aldığımı hatırlıyorum; ama o günün koşulları bu tür etkinliklere izin veriyordu. İyi okullarda okudum. İyi okullar deyince pahalı okulları kastetmiyorum, onlar iyi okullardı çünkü iyi hocaları vardı. Büyük avantajım, çok iyi ortaokul ve lise hayatı geçirmiş olmamdı.

“Sen yapabilirsin derlerdi.”

Yaşamı evde, sokakta ve okulda öğrendim ki bence bir çocuğun eğitiminde sokak da okul ve aile kadar önemlidir. Günümüzün çocukları sokağı ve abilerini yitirdiler; kuşkusuz başarılılar, belki yetenekliler ama yalnızlar!

Ankara Gazi Lisesi’ni bitirdim, lise eğitimi ile şekillendim. O dönemlerde çok kitap okudum, yaşama ve dünyaya ait pek çok şey öğrendim. Lisenin son dönemlerinde Sivas’tan Ankara’ya geldiğimde iyi olduğumu fark ettim!

Eğitim hayatım boyunca hiç sınıf birincisi olmadım ama sınıfta da kalmadım. İyi bir öğrenciydim ama hayatım sadece kitaplar değildi. Spor da yaptım, konsere, tiyatroya da gittim, cemiyetçilik de yaptım. Sadece eğitim açısından değil, sosyal açıdan da kendimi geliştirdim.

“Bu ülkenin ve Ankara Üniversitesi’nin yetiştirdiği bir hekimim; bununla övünebilirim.”

S: Tıp fakültesini isteyerek mi seçtiniz? Ayrıca mezuniyet sonrasında neler yaptınız, anlatır mısınız?

C: Benim dönemimde olanaklar sınırlıydı, çok seçme şansım yoktu. Fakülteye tamamen bilinçli olarak girdiğimi söyleyemem. Hatta İstanbul’a bile Teknik Üniversite sınavları için gitmedim. O günün koşullarında Teknik Üniversite’de okumak bizim ailemizin kaldırabileceği bir yük değildi.

Tıp fakültesinde sadece tıbbı değil, hekimliğin geleneksel yapısıyla da ilgili çok şey öğrendim. Fakültedeyken abilerimiz bizlere yol gösterirdi. İşleri en baştaki profesörden değil, bir üstünüzden öğrenirsiniz her zaman. Ankara Üniversitesi’nde iyi bir öğrencilik hayatım geçti.

Tıp fakültesinde kendini iyi yetiştirmiş insanlar vardı. İleride iyi bir yere gelecek öğrencileri korurlardı. Ben de korunmuş kişilerden biriydim, hatta şımartıldığımı bile söyleyebilirim. Bugün durum o dönemlere nazaran kötü. Bugün fakültelerde bizdendir-değildir (teyzemin oğlu, amcamın torunu …) durumu var. Ben bunları kişiliksizlik ve ahlaksızlık olarak nitelendiriyorum. Hocanın desteklediği öğrenci bunu hak etmiş olmalı. Bu şekilde öğrencilerin iyi bir yere girmesi sağlanabilir ama dediğim gibi bunu doğru kullanmak gerekir. Seçtiğiniz kişinin yetenekleri, ahlakı, ufku ve tavrı ile seçilmiş olmalıdır.

Fakülteden mezun olduktan sonra asistan olma şansım vardı ancak tercihimi farklı yönde kullandım, sosyalizasyon uygulamalarının yapıldığı Ergani’ye gittim ve orada üç yıl çalıştım. Ergani’ye gitmem kendime olan güvenimin oluşmasında büyük katkı sağladı. Üç yılın sonunda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Nöroşirurji Kliniği’ne asistan oldum.

İyi bir üniversitede iyi bir bölümde iyi bir hoca ile çalıştım ya da iyi bir üniversitede iyi bir hoca beni iyi bir şekilde değerlendirdi demek daha doğru olabilir. Nöroşirurji eğitiminin çok zahmetli ama çok iyi olduğu bir üniversite kliniğinde çalıştım.

“Yaptığınız işte tutkulu olacaksınız ama o işe körü körüne âşık olmayacaksınız; çünkü yaptığınız çalışmada öz-eleştiri yapabilmeniz gerekir. Yapılandan daha iyisi her zaman olmalıdır.”

S: Bilimsel çalışmalarınız hakkında bilgi alabilir miyim?

C: Bilimsel çalışma, akşam bir şeyi merak edip sabaha kadar çalışarak ertesi gün yazıp, 1 haftalık bir sürede de kabul ettirilmesi demek değildir. Bir alanda çalışma yapabilmeniz için o alanda biraz bilgi biriktirmeniz gerekir. Bilgi olunca sorunlar oluşur, sorunlar da beraberinde soruları getirir. Soruların bir kısmının cevabı bulunur, bir kısmının da cevabı yoktur ve cevabını bulmak için uğraşırsın; işte bu araştırmadır. Dünya standartlarında araştırma denildiğinde bilim üzerine klinik kaynak gerekli görülüyor. Mesela kişi kimya doktorası yapıyor, üzerine nöroşirurji alanında uzmanlaşıyor; böyle bir kişi klinik tablolara bizden daha farklı açıdan bakabiliyor. Yani bizim yaptığımız biraz kolay araştırmacılık oluyor.

Çoğu araştırmalarda aletin doğru çalışıp çalışmadığı hiç denenmiyor, uygulamalar yapılırken sorular sorulmuyor. Ben çalıştığım aletlerin detaylı özelliklerini öğrenmeye çalıştım, nitekim radyo frekans hakkında detaylı bilgiye sahip olabilmek için Prof.Dr. Ziya Güner ile birlikte bir süreliğine üniversitemizin biyofizik laboratuarında çalıştım. İlk başta tüpte bir model üzerinde çalışmam önerildi, çünkü insan hatta hayvan üzerinde deneyler yapmak pahalıdır yorumu Ziya Hoca’dan geldi. Daha sonra hayvan deneyleri yaptım. En sonunda insan üzerinde uygulamalarımı sürdürdüm. Ağrı cerrahisinde ne uyguladıysam sürekli yanına bir deney modeli ekledim. Bu terbiye biçimi sanıyorum ki benim gelişmemde çok pozitif bir katkı sağladı.

Hep söylenir; Türkiye’de araştırma yapılması zordur, diye. Bunlara kısmen inanmamak gerekir. Mesela bizde bir preparata ihtiyacınız olduğu zaman, o preparatı tanıdığınız bir kişiden rica ederek kolaylıkla alabilirsiniz, ama gelişmiş ülkelerde bu durum böyle değildir, örneğin Amerika’da böyle bir şeyi çok kolay yapamazsınız.

“Cerrahi sadece tedavi yöntemi değil, hayata bakış biçimidir; sadece kurallarla açıklanamaz, vicdan ve bilgi de gerektirir.”

S: Neden fonksiyonel nöroşirurji? Neden ağrı cerrahisi? Bu alan hakkında ayrıca sizden biraz bilgi alabilir miyiz?

C: 3.6 milyar yıllık ilkel yaşamın gelişim evrelerini, bitkilerle olan akrabalığımızı, denizlerdeki suyun nereden geldiğini çok net bilmiyoruz. Ağrının nasıl oluştuğu ile ilgili bilgilerimiz de sınırlı.

Ağrının nasıl iletildiği ve olayları dengeleyen sistemler hakkında kabaca bilgimiz var. Ağrıyı gidermek için ilaçların ve farklı yöntemlerin yanında cerrahiyi de son evrede kullanıyoruz. Ağrı cerrahisi ile hastaların ameliyattan sonra ilaca, hastaneye, doktora ve sisteme bağımlılığı çok az olmalıdır. Ben bu durumu başarmayı başarı diye kabul etmek istiyorum.

Fonksiyonel beyin cerrahisi alanına o dönemlerde kimsenin yönelmemiş olması, alanın üzerinde düşünülüp yorum yapılmasına daha müsait olması yani bilinmeyenlerin çok daha fazla olması; kişisel olarak bu alana ilgi duymam ve bu alanda kendimi geliştirmemin fonksiyonel beyin cerrahisini seçmeme sebep olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca hocalarımın ve çalışma arkadaşlarımın da çok büyük katkıları olmuştur. Galiba Türkiye’de ilk kez fonksiyonel nöroşirurji alanına yönelerek farklılaşan bir uzman durumundayım. Bu alan benim düşündüğüm şekilde araştırma yapmama müsait bir alandı.

Başka açılardan bakarsak, ağrı cerrahisinde yaptığınız işlerin sonucunu hemen görebiliyorsunuz.

Bana ağrı cerrahisini öğreten hastalarımdı. Yerli ve yabancı meslektaşlarım, hocalarım ve asistanlarımdan da çok şey öğrendim, hatta en fazla asistanlarımdan öğrendim diyebilirim, çünkü en fazla onlarla tartışma fırsatım oldu. Gazi hocadan (Gazi YAŞARGİL) ve yurt dışındaki birçok cerrahtan çok şey öğrendim. Biyofizikçiler, radyologlar, istatikçiler,  anestezistler, radyoloji teknisyenleri, arkadaşlarım, hocalarım, ressamlar, başka üniversitedeki öğretim üyelerini (hayatta olan ve vefat etmiş) de unutmamam gerekir.

Titiz bir insanımdır, insanlar bana genelde güvenirler. Şimdi ben bütün bunları unutup bu ülkede bir şey yapılmaz mı diyeyim? Ben bu insanlara yani hasta ve hasta yakınlarına, meslektaşlarıma minnettarım.

“Bugün nöroşirurjide dünyaya metot sunabilecek konumdayız.”

S: Şu anda Türkiye’de nöroşirurjinin durumu nedir?

C: Önce biraz geçmişe göz atarsak;

Türkiye’de ileriyi gören insanlar bu alanda yetişmiştir. Şöyle bir bakarsak; Birinci kuşak Cumhuriyet Dönemi kuşağı, yurt dışına gitmişler ve Türkiye’ye dönmüş, bir takım uygulamaların öncülüğünü yapmışlardır. Bir nörolog olan Mazhar Osman ilk öncülerin önünü açmış. İkinci kuşak yani II. Dünya Savaşı’ndan sonraki kuşak da yurt dışına gitmiş eğitimini alıp Türkiye’ye dönmüş kişilerden oluşuyor. Türkiye’de nöroşirurjiyi kurup kurumsallaştırmaya çalışmışlardır. Üçüncü kuşak olarak da bizim nesil geliyor. Bizden öncekiler bizi kendi kişisel yararları adına kullanmak için değil de etkin olmamızı sağlamak için uğraştılar. Biz de nöroşirurjinin kurumsallaşması için uğraştık.

Bugün Türkiye dünyada söz sahibi olabilecek kişiler yetiştirebilmiştir. Ben de bunlardan biri olduğumu düşünüyorum ve bunu Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne borçlu olduğumun bilincindeyim.

Bizim yapılanmamızı bozma çabalarına rağmen Türkiye’de nöroşirurji ve hekimlik iyi durumdadır. Yayın ve araştırma olarak baktığımızda da dünyada 8. sıradayız. Aslına bakarsak dünyanın geneline göre çok iyi durumdayız, ama birinci olsak bile bu başarı bizim için yeterli değildir. Zaten bizi ayakta tutan da bu huzursuzluktur. Daha iyisini yapabiliriz.

Doktorluk sadece iyi bir yaşam ve tüketim için seçilir diye yanlış bir imaj var. Düşünülmesi gereken bazı noktalar var; hiç kimse ağzı kusmuk dolu birine ağızdan ağza solunum yaptırmaz, hiç kimse ameliyattaki hastası için ameliyattan çıkıp kan vermez, veremez, ama bazı insanlar hekimliğin salt ekonomik sebeplerle seçildiğini düşünebilirler. Şunu da belirtmek gerekirse Türkiye’de şu anda nöroşirurji asistanlarının aldığı maaş üniversitede aylık 1000 TL civarındadır. Bir tıbbiyeli 6 sene okur, bir nöroşirürjiyen bunun üstüne 6 sene ihtisas yapar. Çok zor koşullarda ve çok çalışır. Açık yüreklilikle söyleyeyim ki, her hekim nöroşirürjiyen olamaz. İşimiz zahmetlidir ve bence saygıya layıktır.

S: Kısaca Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) hakkında bilgi verir misiniz?

C: Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Türkiye’deki en üst düzey bilim kuruluşudur. TÜBİTAK ise bilim politikasını ve özellikle bilimsel araştırmaları fonlarıyla destekleyen bir kuruluştur. Teknik anlamda bilimi destekler, yani TÜBA’ dan farklıdır. TÜBA Türkiye’deki en seçkin bilim insanlarını barındıran bir kuruluştur; bilimin toplumda önemsenmesini, yerleşmesini sağlar; yönetimi ve toplumu bilgilendirir. Çeşitli konularda (Örneğin: Üniversite yasası nasıl olmalıdır? Doktora eğitimi gerekli midir, nasıl olmalıdır? Rektörler nasıl seçilmelidir? Öğrenci affı çıkmalı mıdır? gibi) görüş bildirir. Bilimin Türkiye’de yaygınlaşmasını sağlamak için özel bilimsel toplantılar, topluma örnek çalışmalar yapar. Genç bilimcileri destekler. Ders kitaplarının çevrilmesi ve yayınlanması gibi topluma örnek projeleri destekler.  Bir örnek verirsek: TÜBA Türkiye’nin kültürel varlıklarının tespiti ile ilgili bir envanter çalışmasını hayata geçirmiştir. Bilim eğitimi konusunda özellikle öğretmenlere yönelik çalışmalarla eğitime katkı sağlamaktadır. TÜBA ayrıca belli bazı bilimsel etik kurallarının yerleşmesinde sorumluluk sahibidir.

“Beyinler firmaya kiralanmıştır!”

S: Öğrencilere önerileriniz ve genel olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?

C: Öğrencilere öncelikli olarak kültürlü, hayatın içinde, sokağı ve şehri tanıyan, dünyayı tanıyan; sadece bilgisayarla değil, okuyarak, tartışarak ve konuşarak sorgulayan bireyler olmalarını tavsiye ederim.

Bugünkü Türkiye’de insanlarımızın yabancılara (Batıya) karşı eziklik içinde olduklarını görüyorum. “Ben yapabilirim” demek, bir anlamda özgüven sahibi olmak,  çok önemlidir. Dikkat ederseniz yine kendine güvenden bahsediyorum. Bizim bu güveni kazanmamız gerekiyor. Burada megalomaniden (büyüklük tutkusu) de bahsetmiyorum. Güven duygusunu abartmadan kullanabiliriz, “ben yapabilirim” demek önemlidir.

Öğrenci, olayları her zaman bir profesyonel gibi değerlendiremeyebilir ama bazen bir şeyleri o profesyonelden daha iyi görebilir. Bunun ciddiye alınması gerekir. Bir örnek vermek gerekirse Pasteur bazı hastalıkların farklı hayvanlar üzerinde farklı derecelerde etkili olma nedenini düşünürken o sırada gergef işleyen karısı: “Belki de hastalık etkeninin özellikleri değişiyordur.” diye düşüncesini dile getirmiştir ve böylece Pasteur’ ün ilk kuduz aşısını bulmasında bu düşünce etkili olmuştur.

Biz insanız, farkımız sinir sistemimizde; düşünebiliyor, yorum yapabiliyoruz. Peki, beynimiz nerede? Firmaya kiralanmış! Bizler beynimizi kullanamayan iyi tüketicileriz. Tıp fakültesi öğrencileri olarak doğru düşünmeyi, tartışmayı, gördüğümüz sorunların nedenlerini araştırmayı öğrenmeliyiz.

Bilim yüzyılı olduğu iddia edilen bu çağda ne yazık ki insanlar sürü psikolojisi içinde yaşamaktadırlar. Ne yiyoruz? Fastfood. En çok hangi kitabı okuyoruz? Harry Potter. En çok kimin sözünü dinliyoruz? Papa; o da bilimle ilgili konuşmuyor zaten. Ben doğruya inanırım ve etrafımdaki insanların ne düşündüğü benim için önemlidir ama kesin olarak doğrudur saplantısı içerisinde değilim. Pasteur ve Galilei de doğruya inanıyorlardı ama etrafındaki insanlar ilk başta onları önemsemediler. Burada vurgulamak istediğim bilim ve üniversite özgür olmalıdır. Bilim akılcılıktır ve hür düşünceyi gerektirir. Bu yüzden sürü psikolojisini yıkmak insanlık ve yurttaşlık görevidir. Bu konuda herkesin bir şeyler yapması gerekir. Örneğin Irak’ta 1 milyon insan katledildi ancak ben dâhil hiçbirimiz bir şeyler yapmadık. Çok büyük kayıplar verildi, çünkü orası bilimin doğduğu yer, Mezopotamya idi; ama biz bu kültürel ve bilimsel mirası bir parçamız olarak görmediğimiz için savunamadık.

Bağımsız olmalıyız. Bağımsızlık, kanımca, hür düşünen insan demektir. Bu da sorumluluk getirir. Bugün Avrupa’daki eğitim düşünce sistemine baktığımız zaman iki temel kanun görüyoruz: Aklın üstünlüğü ve bağımsız (hür) düşünce. Peki, bu temel kaideler Türkiye’de var mı?

İlaç tüketimini biz doktorlar kontrol etmiyoruz, ilaç firmaları kontrol ediyor, ama biz kullanıyoruz. Kanımca bilgi çağında firma her sorunu rant haline çevirmekte çok başarılı. Eğitim sorun, sağlık sorun, beslenme sorun, yaşlılık sorun, gençlik ve güzellik sorun. Bunların tümü piyasa ekonomisi içerisinde rant haline getirilmiş. Bunlar denetlenmediğinden bugünkü sorunlu ortamda yaşıyoruz. Biz bir biçimde bu teknolojilerin ve firmaların bağımlısıyız. Biz hasta tedavi etmiyoruz; bir sorun olan hastalıktan rant çıkarmaya aracı oluyoruz. Örneğin ağrı cerrahisi sayesinde hastaların ilaca, hastaneye ve doktora bağımlılıklarının önemli ölçüde azalması firmaların istediği bir şey değil. Ağrı tedavisinde cerrahi uygulamaların yaygınlaşmamasının kanımca en önemli nedeni de bu bağımlılık meselesidir.

Şu anda dünyada bilgi birikimi yüksek bir kişi olarak görünebilirim ama hastalarımız da dâhil, etrafımızdakileri dinlemeliyiz. Biz insan ve toplumu, en iyi sağlık sistemini bilmiyoruz. Bu yüzden birbirimizi dinlemeli ve eleştirmeliyiz.

Bana kendileri ile röportaj yapma şansını tanıyan Sayın Prof. Dr. Yücel KANPOLAT’ a ve yardımlarından dolayı Dr. Metehan KIZILKAYA ile Dönem V öğrencisi Stj. Dr. Eyüp BAYATLI’ ya teşekkürlerimi bir borç bilirim.