Skip to content
Kasım 15, 2009 / COBİD

Sizden Seçtiklerimiz: Yaşam dairesinde üç öğe:Tıp, Felsefe, Edebiyat

 Yasin Yılmaz, İstanbul Üniversitesi,Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, İngilizce Tıp Bölümü 4. Sınıf

 İnsan, tarihi boyunca otoriterlik arayışı içinde bulunmuştur. Bu arayış içinde varoluşu, ölümü, düşünmesi, sorgulaması daha doğrusu neden-sonuç ilişkisine ait gözlemlerini soru-cevap şeklinde belirtmesi, gelecek nesillere bırakacağı temel birikimleri oluşturma şansı vermiştir ona. Bu idea, kavramlar ve düşünceler dünyasında, kendi bilgisiyle kurduğu benzer vasıflara sahip, aynı merkez etrafında daireler çizen alanlar, birbirini karşılıklı etkilemiş ve birbirinin gelişimsel sürecinde ince ve sadece dikkatli bir gözlemle fark edilebilecek haleler oluşturmuştur; tıpkı suya eş zamanlı düşen yağmur damlaları gibi.

Tıp, felsefe ve edebiyat.  İşte aynı merkezden çıkan ve yeri geldiğinde aynı doğrultulara sahip olabilen üç temel alan. Tamamen insan ve insan yaşamının sahip olduğu değerleri konu alan tıbbın yanında felsefe, insan yaşamının varoluşsal ve bilgisel boyutu ile var olduğu evrendeki konumu ele alması nedeniyle tıbbın insan yaşamı boyutuna bir “ön bakış” katar. İnsanın daha çok toplumsal boyutunu ve toplumsal değerlerini ele alıp, toplum-insan sentezini yoğuran edebiyat ise, tıbbın içinde bulunduğu toplum tarafından benimsenmesinde önemli roller üstlenmiştir. İnsanlar arası iletişimde karşısındakinin duygu, düşünce ve acısını anlayabilme kimliğine erişme sürecinde tıpta duyarlılığı vurgulamıştır edebiyat. Her an etkilenen varlık olma konumunda insan, tıbbi alandan etkilenirken, doğal olarak ki sahip olduğu değerlerden sıyrılamaz ve duygusal-düşünsel bir etkinliğin içinde bulur kendisini.

 Tıp ile felsefenin en samimi olduğu ve birbirlerinin etkinlik alanlarında en çok boy gösterdikleri dönem Yunan uygarlığı dönemidir. Bu dönemde aort artere ismini veren Aristoteles gibi ünlü filozoflar yaşamıştır [1]. Hipokrat’la gelişen nedenleri mistifiye etme anlayışını terk etme, yerini modern tıbbın temeli sayılacak “doğal sebepler, doğal sonuçları doğurur” ilkesine bırakmıştır ki bu ilke aslında rasyonel düşünme felsefesinin tomurcuklanan özünü oluşturur. ”Kazanılan birikimler ile yetilerin sonraki kuşaklara aktarılma kararlılığı ve usta-çırak ilişkisindeki sanatsal haz”, aslında edebiyatın o dönemde tıp ile yakın bir ilişki kurduğunu gösterir bize [2]. Sadece batıda değil aynı zamanda doğuda da kendini filozoflarla gösteren tıp (İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Razi), bilimin eşzamanlı olarak tüm dünyada felsefe ve edebiyatla beraber geliştiğini belirtmede yeterli delillere sahiptir o zamanlardan.

Nitekim semantik bir inceleme yapıldığında, doğuda kullanılan hekim ve hâkim kelimeri aynı kavramlar üzerinden doğmuştur. Hâkim;  çok bilgili, feylesof ve hekim demektir ve hekim sözcüğü hâkim sözcüğünün inceltilmiş haldeki telaffuzudur [1]. Anlaşıldığı üzere filozof ve hekim, doğuda hemen hemen aynı ilime ve tecrübeye sahip birey konumundadır.

 Ünlü filozof ve hekim Galenos,  felsefe okuduktan sonra tıp tahsil etmiştir. Sinir sistemi ve kalple ilgili hayvanlar üzerinde diseksiyon yaparak anatomide önemli buluşlar gerçekleştirmiştir. Kendisinden yedi yüzyıl önce yaşayan ünlü filozof Pithagoras ekolüne mensup olup, yine tıbbi bilgisinin temelinde Pithagorasçıların kurduğu Sicilya Tıp Okulu’nun görüşleri yer alır. Bu okulun felsefesi, denge yani adaletin kurulması ilkesine dayanır ki, hastalığı da bu dengenin bozulmasına bağlar. Pithagorasçıların varlığın tözü saydığı “kutsal dört” ideasınca “tabiatın dört kökünü” dengeyle sağlamaya çalışırlar ve sonuçta “dört hılt (kan, balgam, kara safra, sarı safra)” ve “ dört mizaç (demevi, lenfavi, safravi, asabi)” oluşur. Bu dört hılt ve dört mizaç günümüzde psikolojide kullanılan beden yapısı ve karakter arasındaki görüşün temelini oluşturur [3].

 Batıda gelişmeler farklı bir atmosfer içinde olmaktadır. Tıbbın konvansiyonel mistik görünümünden ve kilisenin baskısından kurtulması için çalışmalar yapan Bologna Öğrenci Derneği Locası, MS 1000 yıllarında İtalya’da öğrencilerin daha düzenli ve topluca ders alabilecekleri ve bu derslerde öğrenilen bilgiyi gelecek nesillere aktarabilecekleri amacıyla “üniversitas” mantığının temeli sayılacak mekânlar inşa ettiler. Ve bu çalışmaları 1224 yılında kurulan Salerno Üniversite’si ile resmiliğe kavuştu, o günden itibaren batıda hastalık hakkında felsefi düşünce üreten kimseye “doktor” ünvanı verildi [1]. Böylece hem doğuda hem batıda tıp ve felsefe ortak bir zemin üzerinde toplumsal hayatta boy göstermiştir. “Evrenkent”te sistematikleşmeye başlayan tıbbi bilginin, üzerinde durduğu önemli noktalardan birisi de “anamnez”dir, yani öykü; hastalığın tıbbi öyküsü. Bu tıbbi öyküde hekim, hastanın hastalığına dair gözlemlerinden elde ettiği bilgilere hayal gücü katarak teşhis yolunda önemi bir adım atar. Bu adımda edebiyatın “insan-insan” ilişkisini örnek alarak, karşılıklı bir etkileşim alanına girer. Ve böylece “Önce teşhis, sonra tedavi”  (İbn-i Sina) ilkesi gereğince, edebiyattan aldığı hazzı ve estetiği bir sonraki amacına, yani tedaviye ulaşmak için kullanmış olur.

Evrenkentte bir sisteme giren tıp bilgisi meyvelerini yeni buluşlarla vermeye başlamıştır. 1300 yıllara doğru İtalya’da okumak için gözlük camları yapılmıştır[4]. Fakat toplumsal hayat istenildiği gibi gitmemektedir. Kilisenin her alana hâkim olma ısrarı, bilim yapmak isteyenleri kilisenin elinin uzanamadığı veya uzanıp da etkisiz kaldığı kente, İtalya’ya sürüklemiştir. Zira insan vücudu dokunulmazlık ve kutsallık taşımaktadır o zamandaki genel kabüle göre. Diseksiyon olarak sadece idam cezasına çarptırılan insanların bedenlerinde halka açık meydanlarda toplum üzerinde korku yaratmak amacıyla teşrihler yapılırdı [5]. Bu toplumsal hayat, o dönemde batı tıbbını İtalya’ya, merkez olarak da Bologna’ya kilitlemiştir. Böyle bir dönemde hekim Mondino dei Liucci, yaptığı kadavra diseksiyonları sonucu bilgilerini “evrenkent”in temel felsefesi olan “birikimi gelecek kuşaklara aktarmak” ilkesiyle ilk anatomi kitabını yayınlayarak (1316) Avrupa’ya duyurmaya çalışmıştır.

Doğuda “mualece (ilaç ile tedavi)”nin gelişmesine mukabil, Londra’da bugünkü manada ilk eczane açılmıştır (1345) [4]. Tüm bu gelişmeler olurken tıp, kendini kilisenin felsefeye ve edebiyata olan sert tutumundan dolayı felsefe ve edebiyattan uzaklaştırmak zorunda kalmıştır. Çünkü düşünmek, sorgulamak ve yanıtlar aramak suç, var olan egemen düşünceden farklı fikre sahip olmak aforoz edilmekti. ”Çok şeyleri merak ediyor ve düşünüyorsunuz; hâlbuki düşünülmesi gereken yalnız bir şey vardır.” [2] diyen kilisenin saltanatına boyun eğmek zorunda kalan felsefe ve edebiyat, yakın zamanda kendini geliştirebilecek bilimsel gelişmeleri dört gözle bekliyordu. Barutun keşfi ve monarşiyi her yönden zaafa uğratabilecek gelişmelerin yaşanması ile yıkılan monarşi, felsefenin önce Platon’un öğretisi olan idealizm (nesne ve olgular sadece zahiridir, gerçeği idealarda aramak gerekir) üzerine oturttu. Çünkü geçen zamanda felsefe alanında istenilen yol alınamadı. Karanlık çağdan çıktığına inanan batı; bireyi, doğayı ve aklı yücelterek bireyi temel alan “humanisme” felsefesini doğurdu. Artık dünyada her şey “humanus” etrafında dönüyordu. İnsan bedenini yakından tanımak, sadece masa başında disekse eden hekim ve öğrencilerin hakkı değil, o bedeni taşıyan herkesin hakkıydı.

 Ve Rönesans’ın dönüm noktasındaki isim, Leonardo da Vinci, kadavra üzerindeki teşrih çalışmalarını sanatsal bir estetikle sayfalara taşıdı ve tüm Avrupa’ya gösterdi. ”İnsan” değer kazanıyordu. Leonardo da Vinci’nin yaptığı çalışma hekimleri bilgileri üzerine tekrar düşünmeye sevk ediyordu ve bu beden üzerindeki akademik çalışmalar sayesinde Vesalius, tıpta Rönesansın zirvesine ulaşır De Humani Corporis Fabrica adlı eseri ile. Sistematik gözlemlere dayalı modern tıbbın temel taşlarından birini koyar Vesalius [6]; ki bu eserdeki kuramlar 17.yy’a kadar tüm Avrupa’da kabul görür. Ayrıca vücutta Pithagoras’tan itibaren varlığın dört tözünden hareketle oluşturulan dört hılt”tan biri olan “haema”nın dolaşımı da şüphe ve merak oluşturuyordu.

yasin 1       Resim 1: De Humani Corporis Fabrica

Andreas Vesalius(1514-1563)’un De Humani Corporis Fabrica adlı eserinden bir çizim

Bu şüphe ve meraklar üzerine yoğunlaşan William Harvey, çağının fizikteki temel işleyiş mekanizması felsefesini göz önünde tutarak, dünyanın mekanik işleyişini insan bedeninde aradı ve nihayetinde kan dolaşımının mekanik ve devinimsel bir işleyiş olduğunun farkına vardı. Mekanikçi doğa felsefesinin izlerini taşıyan bu buluş, Harvey’in ismini günümüze kadar taşır ve bu felsefe yine ismi günümüze kadar gelen Newton’un yasasını oluşturur.

 Tıptan o günlerde varlık olarak uzak görülen edebiyat, aslında görüldüğü kadar da uzak değildir, çünkü edebiyat da kendini İtalya’da geliştirir ve Rönesans’ın hümanist anlayışının edebi basamaklarını oluşturan Girolamo Fracastoro (1478-1553)’u doğurur. Matematik ve şiirin “atomsal” yapısını çözümlerken hekimliğin muammalarına dokunur aslında. Evrenin atom denilen (a-tomos; bölünemeyen, kesilemeyen, parçalanamayan) parçalardan oluştuğunu savunduğu felsefesi ona epidemik hastalıklara ilişkin ortaya yeni fikirler koyma şansı verir. Epidemik hastalıkların “spor”lar aracılığıyla olduğunu iddia eder ve bu sporları yaşayan canlıdan ziyade küçük kimyasal maddeler olarak algılar. Sonuçta ortaya “Syphilis” tanımı çıkar ve ilk defa bir şiir kitabında sfilizden bahseder. (”Syphilis sive Morbus Gallicus”).  Ve yine şiirlerinde sfilisin tedavisi için cıva ve “guaiaco” önerir. Fakat yaklaşık üç yüzyıl sonra ortaya konulan  “germ theory” sporların yaşayan canlılar olduğunu kanıtladı; yine de unutturmadı kendisini Fracastoro, çünkü  “De Contagione”  adlı kitabında ilk defa tifüs hakkında bilgi verdi [7].

 Ünlü İngiliz şair ve oyun yazarı Shakespeare, ”As you like it” adlı komedi eserini aslında “Rosalynde” adlı esere dayandırır ve bu eserin sahibi ise dramatist hekim Thomas Lodge’dır. ”Treatise of the Plague” adlı incelemesinde veba hakkında önemli tespitlerde bulunur [8].

 Rönesans’ın insan üzerine topladığı ilgi, insanı ve bozulan dengesi sonucu oluşan hastalığı daha iyi araştırma fırsatı vermiştir böylece. ”Deney ve Gözlemi “ esas alan modern tıp bilimi, felsefe ve edebiyatta olduğu gibi kendi prensiplerini çizmektedir artık. Sistematikleşen bilgi hızla ilerlemekte ve alanını bir taraftan belirli ederken bir taraftan şeffaflaştırmaktadır.

 “Die Fortschritte der Medizin sind ungeheuer. Man ist seines Todes nicht mehr sicher” (Tıbbın ilerlemesi muazzam; insanın ölümü bile güvende değil!) derken Hermann Kesten, tıbbın ilerlemesindeki olağanüstülülüğü vurgulamaktadır. ”Aslında tıbbın sırrı, tabiat ana hastalığı iyileştirirken, hasta ile sohbet etmektir” diyen ünlü Voltaire mahlaslı filozof François Marie Arouet, hekim-hasta ilişkisindeki samimiyeti özetliyor yaşadığı çağda.

 “İnsan”a verilen değer, sömürgeye olan edebi savaşı, yani “Romantisme”yi doğurur batıda. Bu akımı savunan ünlü Fransız yazar J.J. Rousseau, kurtuluşu doğaya dönmekte arar. Doğaya dönüşle, insanın kendisiyle baş başa kalacağı, kendisini oluşturan duygu ve düşüncelerini keşfedebileceğini, böylece Rönesans’ın “değer”lendirdiği birey’i kendi bilincine eriştireceğini savunur ve romantizmin öncülüğünü yapar. Bu bağlamda hastane odaları da, sanatçının toplumdan izole edilerek “thanatos”a(ölüme meyil) karşı direndiği ortamlara dönüşür [9].

 Yine aynı şekilde, bireyselliğe verilen güçle ölüme meydan okuma Albert Camus’un   “Veba” adlı eserinde işlenir.  Hekimliğe bir sanat gözüyle bakılmaya başlanır romantizmden sonra, çünkü insan kendi bilincine vardıktan sonra ölüme sonuna kadar direnmeye başlar ve bir zaman sonra bunu düşünsel etkinlik ile duygusal hazza dönüştürür.

Hekim hasta ilişkisi üç boyutlu bir hal almaktadır yavaş yavaş, zira romantizmden sonra gelen realizm dalgası eleştiriyi getirmiştir yanında.

 “Bir hazakat zadeyim, midemi tıp tepti benim,

 Kırk katır tepseydi yıkılmazdı bu sağlam bedenim,

 Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı, bere,

 Bir mezar oldu cihan, sanki etıbba* haşere,

 Hastane sanarak çok yere girdim çıktım;

 İbret aldım oralardan da canımdan bıktım.”

                                                          Neyzen Tevfik

(*etıbba: doktorlar)

 

Neyzen Tevfik duyarlı sanatçı kimliğiyle zamanın doktor-hasta ilişkisini hem gülümseten hem düşündüren şekilde yermiştir [9].  Böyle doğudaki ve batıdaki sanatçılardan ve toplumdan gelen seslerden sonra çağda gelişen hekim ve hasta hakları “evrenkent”in sistematiğini toplum yönünde değiştirmeye ve geliştirmeye başlar.

 yasin 2Resim 2:İnsan bedenindeki kompleks halin toplumsal hayata yansıdığını gösteren bir tablo

 Bu zamana kadar sadece bireyi önemseyen, yani sanatı sanat için yapan tıp, artık topluma açılmaya ve toplumla bağdaşmaya başlar.  Ve böylece sanatı toplum için yapmaya çalışır. (Sanat, toplum içindir; La Realisme). Ama bu eylem yine insandan çıkar insanın varoluşundan.

 “Entelektüel, zeka ile ilgili bir faaliyet(pozitif bilim, tıp, edebiyat) sayesinde az veya çok isim yapan ve kazandığı ünü kötüye kullanarak toplumu ve kurulu düzeni eleştiren bir nevi insan” diyen Sartre, tıbbın eylem literatüründe felsefede olduğu gibi değişiklik yapılması taraftarıdır.   “Als Gregor Samsa eines Morgens aus unruhigen Traeumen erwachte, fand er sich in seinem Bett zu einem ungeheuren Ungeziefer verwandelt [10].” diyerek “Die Verwandlung” adlı eserine giriş yapan Franz Kafka da dönüşümden bahseder. Bedeninde bilincini keşfeden insan, kendini başka insanda tanıyacak ve toplum içinde var edecekti artık. ”İnsan toplumun içinde özünü gerçekleştirmeli, insanın insan ile birliği kurulmalıdır” diyen Feuerbach, hekim-hasta ilişkisindeki üç boyutluluğu vurguluyor aslında; hekim-hasta-toplum. Hastane odalarında kalmıyor artık bu karşılıklı ilişki, topluma yansıması gerekiyor ve daha önemlisi toplumu ve değerlerini hesaba katması gerekiyordu.

 Tıbbın, insanın sorgulamasından itibaren yanında olan edebiyat ve felsefe ile olan mütekabil ilişkisi ona düşünsel ve duygusal etmenlerin çerçevesinde kurulu olan “etik” terimini hediye ediyor. (Deontology or the Science of Morality; 1834; Jeremy Bentham) [11]. Bu etik sayesinde her hekim ister istemez o toplumda ve çağda hüküm süren edebiyattan ve felsefeden bir pay almış oluyor ve yine ister istemez bu akımların içine girmiş bulunuyor.

 Tıp, felsefe, edebiyat. Farklı ve uzak alanlarmış gibi görünen bu triad aslında insan bedenindeki iradenin topluma yansıyan en saf halindeki ürünleri.

 “Beden, hakikate açılan yegâne dar kapıdır” diyen Schopenhauer, topluma açılabilmenin; toplumsal gerçeği, içinde düşünsel ve duygusal belirteçlerle model halinde taşıyan insan bedenini gerektiğince tanıyarak mümkün olabileceğinden bahseder, çünkü gerek toplum düzeni gerekse evrensel düzen insan bedeninde küçülmüş bir model şeklinde durmaktadır. Bu küçük fakat esasen büyük yapı, Protagoras’ın dediği gibi her şeyin ölçüsüdür.

 

Kaynaklar

1.Güntöre, SÖ.: Tıp ve Felsefe. Nobel Kitabevi, Adana, 2005.

2.Elbek,O.: Toraks Dergisi,8(2):130-133,2007

3.VIII.Türk Tıp Tarihi Kongresi,Tebliğ,16-18 Haziran, Divriği-Sivas, 2004

4.Medizin-Welt. Meilensteine der Medizin/  Deutschland: http://www.medizin-welt.info

5.Akar,M.:Sanatta Anatomi Çalışmaları;Türk Nöroşirürji Derneği Bülteni, 34; 20-26, Ocak 2007       

6.Ülman,YI.:Vesalius ve De Humani Corporis Fabrica:Tıpta Rönesans:Bilim ve Gelecek, 35; Ocak 2007

7.Rodriguez JA,Castellon.:Selected items from history of pathology-Girolamo Fracastoro;AM J Pathology,101(1):62,October 1980

8.student.britannica.com/comptons/article-9315349/Thomas-Lodge

9.Senemoğlu,O.:Eros/Thanatos Savaşımından İzlenimler,ANKEM Dergisi ,19(4):210-212,2005    

10.Kafka,F.:Die Verwandlung.Fischer Bücherei, Frankfurt am Main,1965

11.Erdemir,AD.: Lectures on Medical History and Medical Ethics.Nobel, İstanbul, 1995

Resim 1)tr.wikipedia.org/Andreas_Vesalius        

Resim 2) de.wikipedia.org/wiki/Gustav_Klimt                                                                                        

 

%d blogcu bunu beğendi: