Skip to content
Kasım 11, 2009 / COBİD

Derleme: Bir katilin immünolojisi: Ateroskleroz immünopatogenezi

PDF-Derleme: Bir katilin immunolojisi: ateroskleroz immunopatogenezi

Fehim Esen, İstabul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, İngilizce Tıp Bölümü 5. Sınıf

Dergimizin bu sayısında sizlere çağımızın en yaygın ölüm sebebinden, aterosklerozdan bahsetmeye çalışacağım. Başlığı gören bir çok arkadaşımız, “ateroskleroz lipid bozukluğuna bağlı bir hastalık değil miyidi, neden lipid metabolizması değil de immünoloji konuşuyoruz?” diye düşünmüş olabilir. Belki de sizleri daha fazla bekletmeden öncelikle bu soruya cevap vermeye çalışmalıyım. Bu soruya esasında iki şekilde cevaplanabilir. Birincisi lipid metabolizması nispeten iyi bilinen bir konu ve bahsedilecek çok da fazla heyecan verici yeni bilgi yok (en azından ben görmedim). Niçin bu kadar heyecansız bir konudan konuşalim ki? Öyle olsaydı muhtemelen yazacak daha keyifli bir konu seçerdik. İkinci ve esası da bu sorunun gerçek cevabı ise, ateroskleroz bir “lipid depo hastalığı” değil, “arter duvarının kronik inflamatuvar bir hastalığı”dır [1-3] ve bizim buradaki amacımız hastalıkla ilgili bu esas mekanizmadan bahsetmek.

Hem immünolojiden bahsetmenin ikinci bir güzelliği daha var; immunolojideki mevcut bilgiler bizim immünolojiyi tamamı ile anlamamız için henüz yeterli değil ama elimizde bulmacanın çok güzel parçaları var. Bu parçalarla oynayarak resmin küçük kısımlarını görmeye çalışıyoruz ve her bulmaca gibi bu bulmaca ile oyanamak da çok zevkli, ayrıca insanlık için ileride çok yarar sağlayacak gibi görünüyor.

Yeterince spekülatif bir giriş paragrafının ardından konu ile ilgili heyecanımın birazını da sizlere aktarabilmiş olduğumu ümit ederek, artık konuya yavaş yavaş girmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ancak ateroskleroz immünolojisine başlamadan önce, okuyucularımız arasında tıp fakültesinin heyecanlı yaşamına yeni adım atmış arkadaşlarımızın da olduğunu düşünerek genel bir immünoloji girişi yapmaya çalışacağız. Bunun ardından da ateroskleroz immunolojisinden basedeceğiz. Bağışıklık sistemini iyi bildiğini düşünen arkadaşlar arzu ederlerse zaman kazanmak için doğrudan ateroskleroz immünolojisi kısmını okumaya devam edebilir.

Bağışıklık Sistemi

Bağışıklık sistemi ile ilgi düşünürken, hep içimden bu sistemi ülkelerin savunmaları ile kıyaslamak gelmektedir. Esasında her ikisinde de amaç ve yöntemler oldukça benzerdir. Öncelikle korunması gereken sınırlar belirlenir, sonra sınırlardan geçişler ile ilgili genel sınırlamalar yapılır, yabancının genel özellikleri bilinir ve onlara yönelik tanımlama doğrudan yapılarak bu tanımlamaya uyanlar hemen sınırlandırılır.

Yabancı, sınırı geçerken sadece belli sınır kapılarından girebilir, diğer bölgelerde sınırları koruyan mayınlar vardır. Vücudumuza giriş için de benze sınırlamalar vardır: cildin bütünlüğü, mide asiditesi, el ayasının pH’ının düşük olması, gözyaşı ve tükrük gibi salgılarımızdaki lizozimler bu bariyerlere örnek verilebilir. Belli sınırlardan girecek aracının plakası ve yolcunun pasaportu bu kişinin yabancı olduğunu gösterir ve onlar için vize gibi ek sınırlamalar aranır. Bizim vücudumuzda da sınırı geçen mikroorganizmaların üzerlerindeki belli moleküler motifler bunların örneğin bakteri olduklarını gösterir (yabancı plakadaki farklı ülke kodu ile kıyaslanabilir). Bu motifleri tanıyacak belli reseptörlere sahip (Toll-like reseptörler veya TLR, Scavenger reseptörler gibi) ve bu motifi taşyan her yapıyı fagosite edecek hücreler vardır, bu hücreler arasında doğal bağışıklık sisteminin üyeleri; nötrofiller ve makrofajlar sayılabilir. Vücudumuzun daha henüz askeriyede yeni yeni geliştirilmeye çalışılan başka bir teknolojiye sahiptir, o da üzerinde belli motifleri olan veya üzeri antikorla işaretli yabancıları doğrudan vuran bir kurşun sistemidir (kompleman sistemi). Bu bahsettiğimiz savunma mekanizmaları doğuştan her insanda olduğu ve tek antijene değil de genel bir etki alanına sahip olduğu için “doğal bağışıklık sistemi” olarak adlandırılmaktadır [4].

Ülkelerde savunma sisteminin ikinci bir parcası da kişiye yönelik takipten oluşur, kaçağın resmi ülke genelinde dağıtılır ve bütün güvenlik güçleri bu resimin sahibini arar. Bizim vücumuzda da bu işi lenfositler yapar. Yalnız fotoğraf makinesi olmayan vücudumuzda sistem biraz daha farklı işler; vücudumuz her antijeni tanıyacak çeşitlilikte lenfosit üretir ve bu lenfositlerden vücudumuzun kendisini tanıma potansiyeline sahip olanlar etkisiz hale getirilirler. Bu önemlidir, zira bu hücreler tanıdıkları moleküle sahip her hücreye saldırıp onu yok etmektedirler. Bu saldırının kendi hücrelerimize karşı gerçekleşmesinin oldukça acıklı sonuçlara yol açabileceğini düşünmek hiç de zor değilidir. Bu fikri ilk ortaya atan Paul Ehrlich bu durumu “horror autotoxicus” olarak adlandırmıştır [5], bugün ise biz bu durumu otoimmünite olarak adlandırmaktayız. Bugün tanımlanmış bir çok otoimmün hastalık vardır, mutipl skleroz, romatoid artrit, tip 1 diyabet bunlar arasında gösterilebilir [6,7]. Bu bahsettiğimiz mekanizma antijene yöneliktir ve antijenin vücudumuza girmesininin ardından bu antijeni tanıyan tek bir hücrenin çoğalması ile bağışıklık yanıtının sonradan oluşması göz önüne alınarak bu mekanizma da “edinilmiş bağışıklık sistemi” olarak adlandırılır.

Edinilmiş bağışıklık sistemi de iki çok önemli bileşenden oluşur. Birincisi antijenlere karşı antikor sentezleyerek bu antiyeni taşıyan yabancıları etiketleyen B hücreleridir. Antikorlar tarafından işaretlenen antijenler ya fagositler tarafından fagosite edilir ya da plazmada serbest halde bulunan kompleman proteinleri tarafından tanınır ve bu proteinlerin aktifleşmesi ile hedef hücre zarında delikler açılarak hedef hücre patlatılıp etkisiz hale getirilir. Edinilmiş bağışıklık sisteminin bu kısmı da kanda ve vücut sıvılarında bulunan proteinler (antikorlar) aracılığı ile etki göstermesi nedeniyle “hümoral immün sistem” olarak adlandırılır. Bu sistem özellikle hücre dışında bulunan patojenlere (hastalık yapıcılara) karşı çok etkilidir, ancak antikorların hücre içi mikroorganizmalara (virüsler, bazı bakteri ve parazitler) karşı oldukça sınırlıdır [8].

Hücre içi patojenlere karşı bağışıklık yanıtında ve bağışıklık sisteminin yönetiminden sorumlu olan başka bir elit hücre gurubu bulunmaktadır. Bunlar T hücreleridir. Yalnız bu T hücreleri nazik beyefendilerdir, avam (mokrofajlar, B hücreleri, nötrofiller) gibi ortamda serbest gezen antijenlere tenezzül edip bağlanmazlar, ancak bir hücre tarafından işlenip MHC molekülü üzerinde sunulduğu takdirde bu antijeni değerlendirirler. Bu değerlendirilen antijen kendi T hücre reseptörlerine (TCR, T cell receptor) bağlanacak özellikte ise bu hücreler aktive olup, o antijene karşı oluşacak bağışıklık yanıtını yönetirler [9].

T hücreleri taşıdıkları CD4 ve CD8 molekülleri kıstas alnınarak CD4+ ve CD8+ T hücreleri olarak iki gurup altında incelenirler. Öncelikle hikayeleri daha kısa olduğu için CD8+ T hücrelerinden bahsedeceğiz, onları aradan çıkarttıktan sonra da sistemin esas yöneticisi , büyük efendiden, CD4+’lerden bahsedeceğiz.

CD8+ T hücreleri nispeten alt düzey yöneticidirler. Vücudun bütün hücreleri ile muhatap olurlar. Vücuttaki bütün hücreler içlerindeki bütün antijen çeşitlerini düzenli aralıklarla MHC-I molekülü vasıtası ile CD8+ T hücrelerine sunmak zorundadırlar. Bu antijenler vücuda ait antijenler ise bunları tanıyacak CD8+ T hücreleri eğitim zayiyatı olarak kaybedildiği için bunları kimse tanımaz ve sadece vücut antijenlerini sunan hücreler mutlu mesut yaşamaya devam ederler. Ancak bu hücrelerin içine bir patojen girdi ise bu patojenin antijenleri de sunulur ve bunları tanıyan CD8+ T hücreleri, içindeki patojenle birlikte bu saf vücut hücrelerini öldürür, patojenin yayılmasını engeller. Benzer bir hadise tümor hücreleri için de gerçekleşir, bunların içinde de bozulmuş moleküller bulunduğu için bunlar da yabancı antijen sunmuş olurlar ve hemen öldürülürler. Bu hücreler uyanıklık yapıp MHC-I ‘lerini yüzeylerinde tutmayıp, CD8+ hücrelerden kaçabilirler; ancak bu durumda da MHC-I molekülü olmayan hücreleri tanıyıp öldüren doğal öldürücü hücrelere (NK hücreleri, natural killer cells) yakalanırlar. O zaman da NK hücreler “Hmm senin MHC’en yok demek ki sende kesin kötü birşeyler var” der ve bu hücreleri bir an bile tereddüt etmeden öldürür [9].

Şimdi de bütün bu sistemi yöneten, büyük patron, CD4+ T hücrelerinden bahsedeceğiz. CD4+ T hücreleri yardımcı T hücreleri (Th, T helper cells) ve regulatör T hücreleri (Treg) olmak üzere iki gurup altında incelenmektedirler. İmmün yanıtın nasıl ve hangi şiddette gercekleşeceğini bu hücreler belirlerler. Bu hücreler CD8+ hücreleri gibi her hücre ile muhatap olmazlar, bunlar ancak bir antijen sunucu hücrenin dış ortamdan aldığı proteinleri uygun boyutlarda kırparak MHC-II molekülü ile sunması ile o antijene ilgi gösterirler. MHC-II ile sunulan anjijen o hücrenin T hücre reseptörü (TCR) ile etkileşime girerse o T hücresi atifleşir, hem kendisi çoğalır hem de bağışıklık sisteminin diğer hücrelerini yönetirler [9].

Yardımcı T hücreleri de yönettikleri immün yanıt tipi ve marker transkripsiyon faktörlerine göre 3 gurupta incelenirler. Th1 hücreleri daha çok intrasellüler patojenlere karşı bağışıklık yanıtının oluşmasında görev alırlar ve salgıldıkları sitokinlerle özellikle makrofajları aktive ederek proinflamatuvar bir bağışıklık yanıtı oluştururlar. Bu inflamasyonu arttırıcı ekileri ile birçok otoimmün ve otoinflamatuvar hastalığın patogenezinde bu hücrelerin önemli oldukları gösterilmiştir [10]. Th2 hücreleri ise daha çok ekstrasellüler patojenlere yönelik immün yanıtın gelişmesinden sorumludurlar, salgıladıkları sitokinlerle B hücrelerinin antikor üretimini ve eozinofillerin aktivasyonunu uyarırlar. Bu hücrelerin aşırı aktivasyonları da astım ve allerjik rinit gibi allerjik hastalıkların gelişiminde rol oynamaktadır [10]. Th17 hücreleri ise salgıladıkları interlökin 17 molekülü nedeniyle bu şekilde adlandırılmış, nispeten yeni bulunmuş ve hala yoğun olarak araştırılmakta olan üçüncü ve bugünkü bilgimize göre son yardımcı T hücre gurubudur [11]. Bu hücreler de belirli patojenlere yönelik bağışıklık yanıtlarını yönetirler ve özellikle oluşturdukları çok güçlü proinflamatuvar yanıt ile bilinirler. Bu hücrelerin aşırı aktivasyonunun MS hayvan modeli EAE, psöriyazis, romatoid artrit gibi birçok otoimmün hastalıkta oldukça önemli olduğu gösterilmiştir [11].

Son olarak bahsedeceğimiz T hücre gurubu, regülator T hücreleri bağışıklık yanıtının olması gerekenden fazla olarak gerçekleşmesini engelleyen çok önemli bir hücre gurubudur. Bir hastalığı geçiridkten sonra sağlıklı halimizde hala bağışıklık sistemimizin inflamasyonu arttırmaya devam etmesi veya aşırı antikor sentezi yapması elbette ki arzu edilecek bir durum değildir. Bütün bunun yanında bu hücreler, diğer bağışıklık hücreleri vücudumuzun kendi hücrelerine saldırdığı durumda hemen bağışıklık sistemini düzenleyip, otoimmünite gelişmesini de engellerler. Bu etkileri nedeniyle bir çok inflamatuvar temelli hastalığın tedavisi için ümit verici olmaktadırlar. Bu güzel etkilerinin yanında bu hücrelerin bu özelliklerini sömürmek isteyen bir hücre gurubu da vardır. Tümör hücreleri ise regülatör T hücre farklılaşmasını uyaracak sitokinler salgılayarak, bağışıklık yanıtından kaçmaya çalışırlar. Buradan da anlaşılacağı gibi bağışıklık sisteminin aktivitesi çok ince bir ayar üzerinde tutulması gereken oldukça hassas ve önemli bir süreçtir [2,6].

Ateroskleroz

Ateroskleroz yoğun immunolojik aktivite ile karakterize, insan hayatını artarak tehdit eden, inflammatuvar bir hastalıktır [3]. Ateroskleroz arterlerde inflammasyon, lipid birikimi, hücre ölümü ve fibrozis ile karakterize lezyonların oluşumuna yol açmaktadır [3].

Ateroskleroz oluşturduğu komplikasyonlarla çağımızda insan hayatını en fazla tehdit eden hastalıklar arasında yer almaktadır. Ateroskleroz başlangıçta sadece akım sınırlayıcı stenozlara yol açabileceği gibi; ilerleyen dönemlerde ise aterosklerotik plağın parçalanması ile trombüslere yol açarak miyokard infarktüsü, iskemik strok ve abdominal aorta anevrizmaları gibi insan hayatını tehlikeye düşürecek çok ciddi komplikasyonlara yol açabilmektedir [3].

Ateroskleroz gelişiminin ilk aşamasında kronik endotel hasarı ve hasarlı endotelden geçen immün sistem hücreleri ve lipidlerin birikimi gözlemlenir, bu erken aşamadaki lezyon yağlı çizgilenme (fatty streak) olarak adlandırılır. Bu aşamada lezyonda en fazla sayıda bulunan hücreler makrofajların fagosite ettikleri lipidlerle şişmeleri ile oluşan köpük hücreleridir, ancak bu aşamada lezyonlarda yine T hücreleri de yer almaktadır [3].

Bu sürecin sonucunda zamanla lezyon ilerleyip olgunlaşarak aterom plağı denilen olgun aterosklerotik plakları oluşturur. Bu plağın merkezinde köpük hücreleri ve ekstraselüler yağ damlacıklarından oluşmuş bir çekirdek bulunur ve bu çekiredeğin etrafı düz kas hücreleri ve kollajenden zengin bir fibröz kapakla çevrilir [11]. Bu olgun arterosklerotik plaklarda dendritik hücreler, mast hücreleri ve B hücrelerinin de bulunduğunu bilmekteyiz [11-13]. Bu hücrelerin ateroskleroza etkilerini yazmızın ilerleyen bölümlerinde anlatmaya çalışacağız.

Doğal bağışıklık ve ateroskleroz

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi aterosleroz başlangıcında öncelikle kronik endotel hasarı ve bunun ardından damarın tunica intima tabakasına LDL moleküllerinin ve bağışıklık sistemi hücrelerinin geçişi yer alır. Bu lipoproteinler ile dokuya geçen kolesterol dokuda oksidasyon ve emzimatik modifikasyona uğrar [14].

Bu şekilde yapısı değişen kolesterol molküllerinin yapısı yukarıda bahsettiğimiz bazı bakterilerin üzerindeki moleküler motiflere oldukça benzer bir hal alır. Bu nedenle makrofajlar üzerindeki scavenger reseptörleri bu molekülleri yabancı madde olarak tanır [15]. Bu makrofaj reseptörünün uyarılması hem bu moleküllerin fagosite edilmesi ile köpük hücresi oluşumuna, hem de MHC-II molekülleri üzerinden bu antijenlerin yardımcı T hücrelerine sunumu ile doğal ve adaptif bağışıklık sistemi iletişimini sağlar. Bunun sonucunda adaptif bağışıklık sistemi de uyarılmış olur. Bu proinflmatuvar yanıtın ateroklerozu arttıracağı düşünülürken, scavenger reseptör knock-out (scavenger reseptör geni genetik yöntemlerle kaldırılmış) farelerde enteresan bir şekilde aterosklerozun azalmayıp, bilakis arttığının gözlemlenmesi kafa karıştırıcı olmuştur [16]. Ancak sonradan yapılan çalışmalar bu reseptörün uyardığı yolların kolesterolün HDL molekülleri üzerinden lezyondan uzaklaştırılmasında rol aldığı gösterilerek bu sonuçlara açıklama getirmiştir [17].

Aterosklerotik lezyonlarda bulunan HSP60 ve okside LDL molekülleri makrofaj hücreleri üzerindeki bir diğer mikrobiyal motif tanıyıcı molekül olan TLR molekülleri tarafından da tanınırlar. Bu moleküllerin TLR ile etkileşimlerinin de yukarıda anlatılan mekanizma ile proinflamatuvar yanıt oluşumunu uyardığı gösterilmiştir [18-20]. Scavenger reseptörlerinden farklı olarak, TLR4 molekülü knock-out farelerde inflamasyon ve ateroskleroz gelişiminin azaldığı gösterilmiştir [21,22].

Bu sonuçlar bize doğal bağışıklık sisteminin ateroskleroz gelişiminde önemli rol oynadığını ve bu etkileşimlerin çok ince bir denge ile yönetildiğini göstermektedir. Aynı hücre üzerindeki iki benzer fonksiyona sahip molekülden birinin ateroskleroza yatkınlığı azaltırken, diğerinin ise ateroskleroz yatkılığını arttırdığının gösterilmesi bu etkileşimlerin karmaşıklığının bir başka göstergesidir.

Aterosklerozda T Hücreleri

T hücrelerinin inflamatuvar yanıtların en kıdemli yönteticileri olduklarından yukarıda bahsetmiştik. Bu önemli hücrelerin ateroskleroz gibi bir kronik inflamatuvar süreçte önemli rolleri olduğunu tahmin etmek elbette pek zor olmasa gerek. Biz de burada T hücrelerinin aterosklerozdaki rolleri ile ilgili kanıt ve mekanizmalardan bahsetmeye çalışacağız.

Aterosklerotik plaklarda yapılan incelemeler bu plaklardaki hücrelerin yaklaşık %10’unun T hücrelerinden oluştuğunu göstermektedir [12]. Erken deneysel aterosklerotik plaklarda yapılan incelemelerde de bu plaklardaki T hücrelerinin oligoklonal olarak artış gösterdiği gözlemlenmiştir [23]. Bu bize aterosklerozda belli bir anitjen gurubuna yönelik özelleşmiş T hücrelerinin aktive olduğunu ve bu bağışıklık yanıtının antijene özgü gerçekleştiğini göstermektedir. Ateroskleroz kadar yaygın ve ölümcül sonuçlara yol açabilecek bir hastalıkta rol alan antijenler oldukça merak konusu olmuştur. Bu antijenleri tesbit etmeye yönelik yapılan çalışmalar, bu yanıtın bize okside LDL molekülleri veHSP60 molekülüne karşı geliştiğini göstermiştir [24,25]. Vücudumuz normal LDL moleküllerini vücudumuzun parçası olarak bilmektedir ve bu nedenle bu moleküle bağlanıp aktifleşecek T hücreleri bulunmamaktadır, ancak LDL molekülleri okside oldukları zaman yapıları değişerek farklı bir antijen niteliği kazanırlar ve belli T hücrelerince tanınarak bu hücreleri aftifleştirirler [24]. Bu otoantijenlere yönelik yanıtlar nedeni ile bazı yazarlar aretosklerozun esasında otoimmün temelli bir hastalık olduğunu öne sürmektedirler [1,2].

İmmün sistemin aterosklerozdaki etkileri ile ilgili bir başka güzel kanıt ise hayvan çalışmalarından gelmektedir. İmmün sistemi eksik olan SCID farelerde oluşturululan ApoE-/- ateroskleroz modeli ile yabanıl tip farelerdeki ApoE-/- ateroskleroz modeli karşılaştırılmış ve edinilmiş bağışıklık sistemi olmayan SCID farelerde ateroskleroz gelişiminin çok düşük seviyelerde olduğu gösterilmiştir [26]. Ancak bu farelere CD4+ yardımcı T hücre transferi ile bağışıklık sistemi yeniden sağlanınca bu farelerdeki ateroskleroz seviyesi normal farelerdeki seviyeye yükselmiştir [26]. Bu sonuçlar da yine bize T hücrelerinin ateroskleroz gelişiminde kritik rol oynadığını düşündürmektedir.

Ateroskerozdaki T hücre yanıtı incelendiğinde, hastalığın inflmatuvar özelliği göze alınması ile hiç de sürpriz sayılamayacak bir şekilde, baskın olan yardımcı T hücre yanıtının Th1 yanıtı olduğu gösterilmiştir. Fare modeli ve hastaların plaklarında yapılan incelemelerde Th1 sitokinlerinde (IFNγ, IL-12, IL-15, IL-18 ve TNF) artış gözlemlenmiştir [24, 27, 28]. Yine bir başka destekleyici bulgu ise Th1 hücre yanıtı ile ilgili genleri (IFNγ, IFNγ-R, IL-12, IL-18, TNF ve Tbet) eksiltilen çeşitli fare modellerinin ateroskleroza karşı dirençli olduklarının gösterilmesidir [29-35].

Hümoral Bağışıklık sistemi ve Ateroskleroz

Enteresan bir biçimde okside LDL moleküllerine yönelik antikorların varlığı sağlıklı bireylerde hem de aterosklerozu olan hastalarda gösterilmiştir [36]. Ancak HSP 65 molekülüne yönelik antikorlara ise sadece ateroslerozu olan hastalarda bulunmaktadır ve seviyeleri hastalık derecesi ile paralellik göstermektedir [37]. Bu konu ile ilgili çeşitli deneyler hümoral immün sistemin ateroskleroza karşı koruyucu etkileri olabileceğini düşündürmektedir. Splenektomi yapılan insanlarda ve farelerde aterosklerozda artış gözlemlenmiştir. Bu splenektomili fare modelinde B hücre transferi ile antikor seyiyesinin arttırılması ise ateroskeroz gelişiminde düşüş sağlamıştır. Bu sonuçlara bağlı olarak hümoral bağışıklık sistemininin, ilgili antijenlerin daha plağa ulaşmadan temizlenmelerini sağlayarak ateroskleroz gelişimini azalttığı düşünülmektedir [3].

Mukozal Bağışıklık

Vücudumuzun mukozal yüzeylerinde bağışıklık yanıtı diğer bölgelere kıyasla daha farklı gelişmektedir. Bizim yediğimiz bir çok gıda da sindirilmeden önce vücudumuza yabancı antijenlerdir, fakat vücudumuz bu sindirim yolu ile gelen moleküllere karşı daha farklı bir hoş görü ile yaklaşmaktadır. Bu tolerans mukozalar yolu ile verilen bu antijenlere karşı bağışıklık yanıtını baskılayacak regülatör T hücrelerinin gelişimi ile sağlanmaktadır. Yine mukozal yüzeylerden antijen maruziyeti IgA tipinde antikor yanıtnı da uyarmaktadır. Bu şekilde oral ve nazal yollarla mukozal toleransın uyarılması fare modelinde ateroskleroza karşı koruyu etki sağlamıştır [3].

Regülatör T hücreleri ve Ateroskleroz

Regülatör T hücreleri daha öncesinde de bahsettiğimiz gibi inflamasyonu baskılayıcı özelliktediler ve bu özellikleri nedeniyle ateroskleroz gelişiminde koruyucu etkiye sahiptirler. ApoE-/- fare ateroskleroz modelinde regülatör T hücre transferinin ateroskleroz gelişimini azalttığı gösterilmiştir. Yine aynı fare modelinde anti-CD25 antikorları ile regulatör T hücrelerinin yok edilmesi bu farelerde aterosklerotik lezyon boyutlarını arttırmıştır. İnsan çalışmalarında da akut koroner sendrom hastalarında, stabil anjina hastalarına kıyasla regülatör T hücre miktarının daha düşük olduğu gösterilmiştir [2].

Statinler ateroskleroz gelişimine karşı koruyucu amaçla kullanılan antihiperlipidemik ilaçlardır. Ancak yapılan çalışmalarda bu ilaçların aterosklerozu azaltıcı etkileri incelendiğinde, bu etkinin sadece kolesterol seviyesinini düşürülmesi ile oluşacak risk azalması ile açıklanacak etkinin çok daha üzerinde olduğu gösterilmiştir. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada statin tedavisinin dolaşımdaki regülator T hücre sayısını arttırıdığı gösterilmiştir [38]. Yazarlar bu durumun statinlerin beklenenin üzerinde yarar sağlamalarını açıklayabileceğini belirtmektedirler.

Kaynaklar

1) Pereira IA, Borba EF. The role of inflammation, humoral and cell mediated autoimmunity in the pathogenesis of atherosclerosis. Swiss Med Wkly. 138(37-38): 534-539 (2008)

2) George J. Mechanisms of disease: the evolving role of regulatory T cells in atherosclerosis. Nat Clin Pract Cardiovasc Med. 2008; 5(9):531-40

3) Hansson GK, Libby P. The immune response in atherosclerosis: a double-edged sword. Nat Rev Immunol. 6(7):508-19 (2006)

4) Abbas AK, Lichtman AH: General properties of immune responses, Cellular and Molecular Immunology, fifth edition, Philadelphia, Elsevier Sounders, 2005; 3-16

5) Himmelweit F. (1956–1960) Collected Papers of Paul Ehrlich (Pergamon, London).

6) Baecher-Allan C, Hafler DA: Human regulatory T cells and their role in autoimmune disease, Immunol Rev. 212:203-16 (2006)

7) Abbas AK, Lichtman AH: Diseases caused by immune responses: hypersensitivity and autoimmunity, Cellular and Molecular Immunology, fifth edition, Philadelphia, Elsevier Sounders, 2005; 411-432

8.) Abbas AK, Lichtman AH: Effector mechanisms of humoral immunity, Cellular and Molecular Immunology, fifth edition, Philadelphia, Elsevier Sounders, 2005; 318-345

9) Abbas AK, Lichtman AH: Effector mechanisms of cell-mediated immunity, Cellular and Molecular Immunology, fifth edition, Philadelphia, Elsevier Sounders, 2005; 298-318

10) Abbas AK, Murphy KM, Sher A. Functional diversity of helper T lymphocytes. Nature. 1996; 383:787–793

11) Weaver CT, Harrington LE, Mangan PR, Gavrieli M, Murphy KM: Th17: an effector CD4 T cell lineage with regulatory T cell ties. Immunity. 24:677-88 (2006)

12) Jonasson, L., Holm, J., Skalli, O., Bondjers, G. & Hansson, G. K. Regional accumulations of T cells, macrophages, and smooth muscle cells in the human atherosclerotic plaque. Arteriosclerosis 6, 131–138 (1986).

13) Bobryshev, Y. V. & Lord, R. S. A. S-100 positive cells in human arterial intima and in atherosclerotic lesions. Cardiovas. Res. 29, 689–696 (1995).

14) Kovanen, P. T., Kaartinen, M. & Paavonen, T. Infiltrates of activated mast cells at the site of coronary atheromatous erosion or rupture in myocardial infarction. Circulation 92, 1084–1088 (1995).

15) Nicoletti, A. et al. The macrophage scavenger receptor type A directs modified proteins to antigen presentation. Eur. J. Immunol. 29, 512–521 (1999).

16) Moore, K. J. et al. Loss of receptor-mediated lipid uptake via scavenger receptor A or CD36 pathways does not ameliorate atherosclerosis in hyperlipidemic mice. J. Clin. Invest. 115, 2192–2201 (2005).

17) Bodzioch, M. et al. The gene encoding ATP-binding cassette transporter 1 is mutated in Tangier disease. Nature Genet. 22, 347–351 (1999).

18) Kol, A., Lichtman, A. H., Finberg, R. W., Libby, P. & Kurt-Jones, E. A. Cutting edge: heat shock protein (HSP) 60 activates the innate immune response: CD14 is an essential receptor for HSP60 activation of mononuclear cells. J. Immunol. 164, 13–17 (2000).

19) Xu, X. H. et al. Toll-like receptor-4 is expressed by macrophages in murine and human lipid-rich atherosclerotic plaques and upregulated by oxidized LDL. Circulation 104, 3103–3108 (2001).

20) Miller, Y. I. et al. Minimally modified LDL binds to CD14, induces macrophage spreading via TLR4/ MD-2, and inhibits phagocytosis of apoptotic cells. J. Biol. Chem. 278, 1561–1568 (2003).

21) Michelsen, K. S. et al. Lack of Toll-like receptor 4 or myeloid differentiation factor 88 reduces atherosclerosis and alters plaque phenotype in mice deficient in apolipoprotein E. Proc. Natl Acad. Sci.USA 101, 10679–10684 (2004).

22) 13. Bjorkbacka, H. et al. Reduced atherosclerosis in MyD88-null mice links elevated serum cholesterol levels to activation of innate immunity signaling pathways. Nature Med. 10, 416–421 (2004).

23) Paulsson, G., Zhou, X., Törnquist, E. & Hansson, G. K. Oligoclonal T cell expansions in atherosclerotic lesions of apoE-deficient mice. Arterioscler. Thromb. Vasc. Biol. 20, 10–17 (2000).

24) Stemme, S. et al. T lymphocytes from human atherosclerotic plaques recognize oxidized low density lipoprotein. Proc. Natl Acad. Sci. USA 92, 3893–3897 (1995).

25) de Boer, O. J. et al. Unstable atherosclerotic plaques contain T-cells that respond to Chlamydia pneumoniae. Cardiovasc. Res. 48, 402–408 (2000).

26) Zhou, X., Nicoletti, A., Elhage, R. & Hansson, G. K. Transfer of CD4+ T cells aggravates atherosclerosis in immunodeficient apolipoprotein E knockout mice. Circulation 102, 2919–2922 (2000).

27) Uyemura, K. et al. Cross-regülatöry roles of interleukin (IL)-12 and IL-10 in atherosclerosis. J. Clin. Invest. 97, 2130–2138 (1996).

28) Frostegard, J. et al. Cytokine expression in advanced human atherosclerotic plaques: dominance of pro-inflammatory (Th1) and macrophage-stimulating cytokines. Atherosclerosis 145, 33–43. (1999).

29) Gupta, S. et al. IFN-γ potentiates atherosclerosis in ApoE knock-out mice. J. Clin. Invest. 99, 2752–2761 (1997)

30) 25. Buono, C. et al. Influence of interferon-γ on the extent and phenotype of diet-induced atherosclerosis in the LDLR-deficient mouse. Arterioscler. Thromb. Vasc. Biol.23, 454–460 (2003).

32) 26. Davenport, P. & Tipping, P. G. The role of interleukin-4 and interleukin-12 in the progression of atherosclerosis in apolipoprotein E-deficient mice. Am. J. Pathol. 163, 1117–1125 (2003).

33) 27. Elhage, R. et al. Reduced atherosclerosis in interleukin-18 deficient apolipoprotein E-knockout mice. Cardiovasc. Res. 59, 234–240 (2003).

34) 28. Branen, L. et al. Inhibition of tumor necrosis factor-α reduces atherosclerosis in apolipoprotein E knockout mice. Arterioscler. Thromb. Vasc. Biol. 24, 2137–2142 (2004).

35) 29. Buono, C. et al. T-bet deficiency reduces atherosclerosis and alters plaque antigen-specific immune responses. Proc. Natl Acad. Sci. USA 102, 1596–1601 (2005).

36) Shaw, P. X. et al. Human-derived anti-oxidized LDL autoantibody blocks uptake of oxidized LDL by macrophages and localizes to atherosclerotic lesions in vivo. Arterioscler. Thromb. Vasc. Biol. 21, 1333–1339 (2001).

37) Xu, Q. et al. Association of serum antibodies to heat-shock protein 65 with carotid atherosclerosis. Lancet 341, 255–259 (1993).

38) Mausner Faınber K et al. The effect og HmG-CoA reductase inhibitor on naturally occuring CD4(+)CD25(+) T cells. Atherosclerosis. 197: 829-839 (2008).